28 - 30 Mart 1836 tarihinde İngiliz Jeolog Oryantalist Seyyah
William J Hamilton(1805 - 1867)'un Bursa Dağ yöresinden geçerken izlediği güzergah ve izlenimleri

Researches in Asia Minor - Küçük Asyada Araştırmalar, 1842 Sf 84 -96



İngilizceden çeviri : Uğur Koç



Rhyndacus : Mustafa Kema Paşa den Orhaneliye uzanan nehir ve Vadi bölgesi

--+

Sf 84 Kesterlek

Mart 28

Kesterlekten(Kestelek Köyü , Mustafa Kemal Paşa) saat 6 da ayrıldık ve doğudan akan Rhyndacusu(Ryndacus,Orhaneli Çayı) geçtikten sonra,sarp ve ağaçlarla kaplı tepelere çıktık. Çıkıntılı , derin ve rüzgarlı vadide nehre ve tepelerden geçişe hakim olan küçük bir kalenin (görünüşe göre Bizans) harabelerinin olduğu zirveye vardık . Muhtemelen 10 yada 11 yüzyılda Türklerin Uludağa (Olympos) a geçişlerini engellemek için yapılmış bir hisardı fakat John ve Michael Paleologus'un iktidarından sonra ihmal edilmiş durumdaydılar.*

Duvarlar göründüğü kadarıyla daha önce yerinden çıkarılmış büyük taş blokların yerine kullanılan tuğla ve kaba taştan yapılma,. Bir dönüm toprak üzerine kurulu bu yer zamanında hatırı sayılır bir güçe sahip olmalı.

Ağaçların seyrek olduğu bu sırttan aşağı inerken yeniden solumuzdan akan Ryndhacus vadisindeydik ve Karacaköy(Karacalar Köyü, Mustafa Kemal Paşa )ün içinden geçtik, kulubeler tamamen ağaç kütüklerden yapılmış ve ayrık tahta çatılarla örtülmüştü. Doğuya doğru nehir aniden derin bir vadiden belirdi , girintili çıkıntılı şekli olan tepeler dağ yamacını kaplayan köknar ormanlarının koyu yeşiliyle zıt bir görüntü sergiliyor ve Olympos (Uludağ) Dağının eteklerine uzanan pek çok sırt üzerinde Doğu , Kuzeydoğu istikametinde uzuyordu.Köyün bahçelerini ve üzüm bağlarını geçtikten sonra , solumuzdan ormanlık tepeleri tırmandık ve çam ormanlarına doğru

Sf 85 Rhyndacus Vadisi

taşlık dere yatağında su akışının arttığı dar bir vadiden bir kaç mil inerek devam ettik. Solda kalan manzara çok çarpıcıydı, Rhyndacus mermer kayalıkların arasındaki dar geçitten akıyor, suyun kenarına gelince yükselip depeem oluyor görüntüsü veriyordu.

Saat 08:05 de daha önce bahsedilen taşkın dağ sularının içinden geçip, tek bir noktada yumuşak ve küflü çim, çiçeklerle süslenmiş, üzerine basıldığı için ve devrilen ağaçlarla kıvrılmış sağda, ve yüksek yüksek kireçtaşından sarp kayalıklar solda, sudan kaynaklanan rüzgarlı bir geçiş oldu. Bu kaylar kristalleşmiş kireçtaşı, kahverengi ve hafiften mikalı şist birleşimiydi. Bu vahşi ve değişken manzara dağlık bölgenin içlerine girip çıktıkça her adımda daha çok Alplere benzemekteydi, Küçük Asyanın o kısmı Mysia yada Mseonia olarak adlandırılmaktaydı.

Saat dokuzdan sonra yönümüzü güneye çevirdik ve Rhyndacus vadisini arkamızda bıraktık, alanın tepesine erişene kadar hızlıca tırmandık, Kuzey doğuya doğru Uludağ(Olympos) dağının ve aramızda yükselerek uzanan ormanlık dağ silsilesinin güzel bir manazarasını elde ettik.

Bölge neredeyse yerleşimsiz gibiydi, 4 saat boyunca köylü yada gezginle karşılaşmadık, etraftaki tek insan faaliyetinin kanıtı çam ağaçlarının kömürleşmiş gövdeleriydi. Ağaçların gövdelerinin alt kısmını yakma uygulamasına yazları hayvanlarını otlatan Yörükler tarafından başvurulmaktaydı.İzmirde ciddi bir ticareti olan çam ağaçları bu uygulama yüzünden bu bölgede azalmaktadır. Kirmastıdan beri karşılaştığımız köylüler ve kasaba insanları silahsız ve savunmasızdılar; ve bu bizi

Sf 86 Dağ Manzarası



bu vahşi dağda İstanbulun sokaklarında yürüyormuşçasına güvende hissettirdi.

Ormanlık alan tırmandıkça ağaçlar seyrekleşiyor ve pek çok yerde büyük ormanlık araziler köklerine uygulanan küçük yangınların yayılmasıyla zarar görmüş durumdalardı, bölgenin güzel silueti yok olmuştu. Saat 11 den sonra tepeye vardığımızda aşağımızda, kuzeydeki bayırlarda pek çok kar birikintisi gördük. Buradaki kayalar sert ve sık taneli yeşil taştan, kırmızı - kahverengi içlerinde topraksı kısımlardan oluşmaktaydılar. Çamlar daha az görülürken, bu yüksek sırt için büyük lüks sayılabilecek verimli ardıç ağaçları vardı.

Sırtın tepesine bir kaç mil devam ettikten sonra , 12 gibi inişimize başladık ve kısa bir süre sonra çam ormanları belirdi. 13 te Cebeli(muhtemelen Çivili Köyü, Orhaneli) Köyü görüşümüze girdikten kısa bir süre sonra aynı yönde 2 mil ötede geniş ve verimli bir vadi sağımızda açıldı. Yanındaki tepenin zirvesinde Yunanlıların Ceneviz dedikleri Aşağı İmparatorluktan kalma bir kalenin harabeleri vardı.

Saat 13:30 da daha önce bahsedilen uygulamadan muzdarip başka geniş bir çam ormanına girdik. Toprak tekrar kuzeye Rhyndacusa doğru eğimliydi, sağımızda doğudan batıya uzanan kristalleşmiş kireçtaşı dağları uzanmaktaydı. Dündar Köyü ve Burma (Gümüşpınar) Köyünün içinden geçerken Türk yerleşimcileri Kurban Bayramı'nı kutlarken bulduk. En iyi ve parlak giysilerini giymiş erkekler, büyük topluluklar halinde köyün dışında toplanmışlar, sigara içip , sessizce düşüncelere dalmanın keyfini çıkartıyorlar yada bayramlaşmaları kabul edip kendileri de tebriklerini iletiyorlardı;bu esnada kadınlar da en az onlar kadar neşeli ve renkli kıyafetler giymiş halde

Sf 87 ADRANOS (ORHANELİ-KELES-BÜYÜKORHAN BURSA)



evden eve ziyaret ve dedikodunun tadını çıkarmaktaydılar.

Saat 15:30 da ilerlememiz daha güneye doğru oldu ve Kayacık Köyünün ordan tekrar güney doğudan devam eden Rhyndacusun geniş vadisine girdik. Köy beyaz kalkerik kumtozundan oluşan kayalık bir noktanın üzerindeydi, Göründüğü kadarıyla gölsel atıklar, Rhyndacusun suları aşağıda derin bir geçit oluşturmadan önce şekillenmişti.

Orada ilk defa büyük beyaz akbabaları gördük ki bu tür Anadolunun pek çok yerinde yazları görülür ve büyük şehirlerde Türkler tarafından çürükçül oldukları için teşvik edilen bu hayvanlar korkutucu şekilde uysaldırlar.

Saat 16:20 de güneydoğdudan Rhyndacusa akan küçük bir nehri geçtik ve başka bir alçak tepe silsilesine tırmandık, büyük ve düzenli görünen Adranosun Ağasına ait bir çüftliğe doğru tepeden indik. Fermanımızı gösterdikten sonra bizi görmekten zevk aldığını, bildiği kadarıyla bu bölgeyi ziyaret eden ilk Franklar olduğumuzu söyledi. Bize Adranosun bir köy adı olmadığını kendi yönettiği 20 köyden teşekkül eden ayrı bir idari bölge olduğunu ve eski kroniklerde bölgenin adının Ornos olduğunu anlattı. Ertesi gün ziyaret etmeyi tasarladığımız pek çok harabeden bahsetti ve özellikle bir tanesinde bazı yazıtlar olduğunu da ekledi. Bunun yanında ziyaret etmediğimiz Kaya Hamamı denilen ılıcaları ve batıya doğru 3 mil (5 km) uzaklıkta daha önce Tekye denilen yerde eski bir hisarı da anlattı. Bize bir İngiliz sıcaklıkölçer(Termometre) gösterdi. İstanbuldan almış , üzerinde gözlemlenmiş farklı dereceler işaretlenmiş. En düşük sıcaklık geçen kış 5F (-27 C) olarak ölçmüş.

Sf 88 Türk Çiftliği



Çiftlik taşrada bir Türk Beyefendisi için örnek bir kırevi yada yerleşimdi. Büyük bir avluya girdik, her yanda alçak binalar ve evler için ahırlar ve sığırlar, ortada bir de çeşme vardı. Meskenin ileri ucunda çılgın bir tahta merdiven tahta işlemelerle ve Arabik süslemelerle bezeli açık bir galeriye açılıyordu, Üç dört odadan galeriye farklı yönlerde kapılar açılıyordu; bu Türk mimarisine has bir özellik, hiç bir oda diğerine doğrudan kapı ile bağlanmaz.* Odalar genellikle 2 sıralı pencere; alttaki kare ve düz, üsttekiler küçük ve atnalı şeklinde, lekeli yada boyanmış camlı, ve her zaman kapalı. duvarlar Arabik ve manzara resimli boyanmış ve tavanlar oldukçu süslüdür.

Bize sahip olduğu gücü göstermek için birlikte akşam yemeği yemek için ısrar etti; Türk akşam yemeği konusundaki merakımız yemeğin yarım düzine gri sakallı Türkle aynı yağlı tabaktan parmaklarımızla yenmesi gerekmesi yüzünden bir nevi tiksintiye dönüştü. Yemek hoşgörülebilecek kadar güzeldi; ama bazı tabaklar narin olmasada kesinlikle lezzetli ama çeşitli değildi. Türklerin akşam yemeğinde etler, tatlılar, acılar ve yemekler pekte felsefi olmadan karışıtırlmaktadır. Türkler inanılmaz tüketicilerdir, birbiri ardına 3-4 adet yemeği tereddüt etmeden yiyebilirler; bir sistem yada yargılamaları yoktur, yemek yemek için yerler, Parisli bir gurme gibi çeşitli lezzet ve hoş tadlar üretmek gibi bir kaygıları yoktur.

Sf 89 Türk Akşam Yemeği



Bu kadar Türk yemek zevkinden bahsetmek yeterli. Bana hatırlatılan Ascanious un ebeveynlerine İşte yemek masası , Türklerin misafirlerine uyguladıkları genel düsturlardan biridir. Az pişmiş yumuşak bir ekmek yada bisküvit peçete gibi ikiye katlanıp , baş ve işaret parmaklarıyla ağız dolusu kaymağa yada bala bandırıp yenilir.

90 HARABE HİSAR



Bölüm 6

Hadriani (Adranos:Orhaneli,Keles,Büyükorhan) Harabeleri, Beycedeki yazıtlar, Haydar Köyünde Misafirperver Kabul, Harmancık, Türk hareket tarzı, Eşen, Frig Mezarı, Tavşanlı, Örencik, Azani'ye varış

29 Mart Salı; Nehir kenarındaki harabeleri görmek için erken saatte başladık; ama doğu yönünde yarım saatlik at binmeden sonra alçak kayalık bir tepedede orta büyüklükte bir hisarın kalıntılarını, son zamanlarda tepenin eğimli eteklerinde küçük evlerin ve kulubelerin güvenlik için buhran dönemlerinde yaygınlaşıp hisarın etrafını sardığını görünce hayal kırıklığına uğradık. Hisar ortaçağda feodal beyliklerin Avrupada yaygınlaştığı bir dönemde yapılmış olmalı. Kale Rhyndacusun batı yada sol yamacında pek çok kuleler tarafından çevrelenip korunmakta imiş fakat maalesef şimdi hepsi harabe. Tepeye yakın bir yerde iki köprünün kalıntıları vardı. Biri modern çağlara ait diğeri ise muhtemelen kaleyle aynı zamanda yapılmış, eski mermer bloklardan yapılmış , iki kemerden oluşan ve nehrin ortasında hala iskelesi durmaktaydı. Eski köprüden güney batı yönüne uzanan kalker kayadan yapılmış yol muhtemelen Bergama(Pergamus) ve Bursa(Prusa) arasında en kısa çizgiyi oluşturmaktaydı.

Konağa geri dönüşte tepenin yamacında pek çok yapının kalıntılarını , belki de Hadrianinin mezarını gördük. Bazı Yunan köylüler yola yakın büyük fayansları kazmaktaydılar; 3 yada 4 kısım sütünlar yatık vaziyette konağın avlusunda durmaktaydılar. Söylenilene göre hisar harabelerinden getirilmişler.

Sabah 9 da yine çiftlikten yola çıkıp göney doğu yönünde yaklaşık 2 mil gittikten sonra,

Sf91 HADRIANI HARABELERİ



solumuzda Antik Hadriani şehrinin kamu binaları için mermer sağlayan ağaçlık tepeler olduğu halde hisarın harabelerini incelemek için geldik. İlk olarak etrafta başka bir yapının duvarlarının izi olmamasına rağmen antik kapıya ulaştık. Mimarisi çok ta iyi olmayan bu yapı , ortadaki büyük olmak üzere üç kemerden oluşmaktaydı. Az ileride daha büyük yapıların kalıntılarını bulduk, büyük yapıların temelleri, heykellerle çevrelenmiş, Adranos adına benzerliğini saklamayacak karakterde aşikar olarak bu şehir Hadriani nin kalıntılarıydı.

Tarım amaçlı olarak eğimli kısımdaki kalıntıların etrafı açılmaya pek çok defa teşebbüs edilmiş. Kırık sütunlar ve kornişlerin büyük blokları güzelce koparılıp kırılmış, böylece bu parçalar etrafı bitkilerle sarılmış büyük kütleli hisar harabelerinin etrafında yığılabilmiş. Yukarıda bahsi geçen büyük yapı Gymnasium (Spor) salonu olmalı, yapının temelleri etraftan rahatlıkla görülebilmekte ve 68 adıma 65 adımlık bir paralelkenar şekle sahipti.Ama uzun olan günyebatı tarafı hariç, çünkü yarım metre ile bir metre yükseliğindeydi ve çalılarla kaplanmış durumdaydı. Güney batıya doğru, yaklaşık dokuz metre yüksekliğinde olduğu gibi oldukça uzak mesafelerden görülebilir durumdaydı. 30 cm ile 120 cm arası değişen beyaz mermerlerle güzelce örülmüştü. Duvarın genişliği yalnızca 90 cm idi, çimento kullanılmadan düzleştirilip, birbirine uygun biçime getirilerek yerleştirilmişlerdi.İç duvarların temelleri bir kaç küçük bina ve hücrenin temelleri gibi görülebilir durumdaydı. Ayrıca boşluğun ortasına yakın büyük 120 cmlik büyük bir mermer blok, sanki bir kapı mili için açılmış iki deliği vardı.

Sf 92 TÜRKLERİN KİŞİLİĞİ



Bu yapının yanında başka iki yapının temelleri göze çrpıyordu.Biri Dor diğeri İyon tarzı tapınağa ait kırık miller yanında ve bir çok korniş örneğinin yanında deniz kestanesi ve kenger desenleri de vardı. Bunlardan biri ,bir sıra halinde üç sütun muhtemelen girişteki sundurmaya(portico) aittiler, geri kalan sayısız sütuna ait miller etrafı çevreleyen duvarlara aittiler. Burada kitabeler yada yazıtlar yoktu, fakat Beyce' ye komşu köyde cami duvarında pek çok yazıt bulduk, hepsi Yunancaydı, bazılarının geç dönem görünmesine rağmen, kırık bir sütun tarafından desteklenen Hadrian 'ın üvey oğlu Aelius Verus'a adanmış bir heykel de mevcuttu.

Daha önce bir Frank görmemiş civar insanının merakı , bayram ertesi insanların boş olması ve etrafımızda toplanarak meraklarını bize yöneltmeleri yazıtların örneklerini çıkartmamızı geciktiriyordu. Türkler eski yazıtların gizli hazinelerle ilgili olmaları ve bunları okuyan Frankların bunları keşfedebilecekleri konusunda değişik fantezilere sahiptiler.Küçük Asya'da muhteşem bir gizeme , hazineye ve yerel halkın kıskançlığına ilintili olmayan hemen hemen hiç bir harabe , kalıntı yoktur. Bu his ve ortam, genellikle yazıtlar okunup çözüldükçe dağılıyordu.

Hadriani kasabası ikinci yy da yıldızı parlayan bir hatip Aristides in doğduğu yer olarak meşhurdur, ayıca Rhyndacusun doğduğu yerden görülebilen bir mevkide olduğundan bahseder.

Öğle vakti Beyceden yola çıkıp mavi kristilik çakmaktaşından oluşmuş, katmanları arası mika benzeri ve killi yapraktaşı olan tepelere altımızda dalgalanan kasabaya karşı bir kaç saat boyunca tırmandık,

Sf93 AĞAÇ HİSAR



arazi kısmi olarak ardıç, cüce çoban püskülü ve meşe ile kaplıydı, ilerledikçe çam ve köknar koruluklarına denk geldik. Bir kaç km solumuzda kalan derin vadi Rhynacustu, beyaz tebeşirimsi kireçtaşıdan birine dik tepeler yatay olarak birbirinden çok fakrklı yatay katmanaşmalara sahiptiler ve Mr Strickland'ın kaynak suyu keşfettiği üçüncü jeolojik zamana ait kabuk, katman ve çakmak taşı parçaları vardı ki bunlar İzmir'de bulduklarımıza benziyorlardı.

Öğleden sonra 3:45 te Ağaç Hisar'a ulaştık, perişan haline bakıp yerel halkın burda duraklamayın uyarılarını dinlemek isterdik fakat en yakın yerleşim yeri 2 saat uzaktaydı. Doğuya doğru nehir yatağından aşağı inildikçe sarp ve korunaklı bir kalenin kalıntılarını geçtik, kale geçişi kontrol edecek biçimde inşa edilmişti.4-5 km aşağıda yolumuzu kısaltırken görebileceğimiz başka bir kale daha vardı fakat Adranos Ağası rehberlerimizden bizi buraya getirmelerini ve göstermeleri konusunda ısrar etmişti. Rhyndacus'un yönü genelde güneyden kuzeye , ikinci jeolojik zamandan kalma gölsel kalıntı kökenli kireç taşından tepelerle sınırlanmış dar vadinin derinliklerine doğru akmaktaydı. Şimdiki ve önceki gözlemlerimiz önceki zamanlarda bu bölgenin bu gölsel atıkların birikmesine sebep olan bir dizi gölün olduğu,bu göllerin muhtemelen bir depremle geçici engellerini aşıp yok olduğu sonucuna varıyor. Burada nehir Göksu adını alıyor ve suyu Kirmastıdan pek te az değildi. Tahta bir köprüden geçtikten sonra yaklaşık 3 km boyunca beyaz kireçtaşı tepelere tırmanıp Haydar köyüne vardık,

Sf 94 HAYDAR



köyde misafirlerin kaldığı Oda neredeyse tamamen kirli ahşap kulube, demircinin üzerindeki bu kalınacak yer zengin yada fakir her gezgin içindi. Burada en misafirperver biçimde köylüler tarafından karşılandık, kimi odun, kimi kilim, kimi de yastık getirdi, bir zaman sonra bolluk içinde çorbalar, koyun yahnisi, sebze yemekleri, pilav ve şerbetle mükellef bir sofra kuruldu. Lezzete doyduktan sonra izleyenler tarafından yemekleri bitirmeye zorlandık. Misafirperverlikleri bazen sıkıntı verici olabiliyordu, köydeki her adam odaya gelmeye ve bize dik dik bakmaya , tütünümüzü kullanmaya ve odamızda kalabalık etme hakkını kendinde görmekteydi, saatlerce oturmalarına rağmen tek sohbet ettikleri kişi çevirmendi. Yine de davranışları, alçak gönüllü halleri, saygılı davranışlarındaki bu tuhaf basitlik Türk köylüsünün karakterinin belirgin bir özelliğiydi. Sultanın Anadoluya adam gönderip, mallarını, arazilerini, eşlerini kayıt altına alma işlemlerinden şikayet etmekte ve onaylamamaktaydılar.

Mart 30 - Caminin yanındaki kırık sütünda kusurlu bir Yunan yazıtı vardı, başlamadan önce örneğini çıkardık.Hadrianiden gelmiş bir mezara ait görünüyordu. 7 yi biraz geçtikten sonra kaderin onların ekmeğini yemek için bizleri köylerine getirdiğini söyleyen misafirperver ev sahiplerimizden ayrıldık. Güneydoğu yönünde Haydar köyünden 6 -7 km gittikten sonra tekrar Rhyndacus'a vardık ve tahta bir köprüden geçip yaklaşık 3 km dar vadiden tırmandık nehir doğudan akmaktaydı. Kıyıları çokça meşe ve çınar olmak üzere açağlarla kaplıydı, sağ yan ise derin mağaraların olduğu kayalıklarla kaplıydı. Bu vadiyi terkederken güneye doğru alçak tepelere tırmandık, sağ tarafımız da kayalık bir vadi Rhyndacusa doğru akan bir nehir ve

Sf 95 HARMANCIK AĞASI



basit , vurucu bir etki , muhtemelen kırık bir platonun ucunda küme küme duran uçurum ve ağaçlardan oluşan manzara görülmeye değerdi.

Küçük fakat iyi ekilmiş, taşlardan arındırılmış bir tarladan geçtikten Harmancık Ağasının konağına vardığımızda sabah 11 civarıydı, geleneksel tütün ve kahveden oluşan merasimden ve fermanımız kadı tarafından Ağanın kabul odasında okunduktan sonra, öğrendik ki orada hiç at yoktu ve dağlardan odun aramaya gidenlerin dönmesini beklemeye mecbur bırakıldık.

Bu gecikme esnasında Ağa'nın selamlığında kalıp günlük işlerin nasıl yürüdüğünü izleme fırsatım oldu, oldukça ilgimi çeken çevremdeki cesur özgürlükle ve saygılı davranışlarla ve mükemmel sessizlikle işlerin yürümesi oldu. Beni asıl etkieyen vergisini ödemeye gelen ve Tezkerelerini almaya gelenlerin yada Ağaya aynı zamanda onların arazi sahipleri küçük hediyeler sunanların görgülü ve saygılı davranışları yada bazen sadece elini öpmeleri oldu. Bu merasim tuhaf ve etkileyici biçimde oluyordu, alt tabakadan olan Ağasının sağ elini alıp kendi iki elinin arasına alıp, aynzı zamanda biraz eğip, bıyıklarını hafifçe dokundurup öperken, Ağası elini hafifçe dokunduruyordu. Bir adam dikkatimi çekti; atletik ve üstün görünen bu adam Ağanın yardımcısına ricasını büyük bir saygıyla izah ederken

* Harmancık o bölgedeki idari birimin yada kazanın merkezi bölgesi idi ve Ağa orada yaşıyordu. Kaza 10 il 20 arası köye sahip ve bu köyler muhtar yada kahyanın denetiminde olurlar. Genelde köyün en yaşlısı olur, kendileri seçerlerbüyük bir yetki ve sorumluluk ile donatılır , köydeki tüm sosyal olaylar onun yönetimindedir.

Sf 96 AĞANIN ODASINDAN MANZARA



bir kağıda sarılmış olan şeker, kahve, biber yada değersiz bir şeyden oluşan hediyesini de verdi; sonra odanın ortasına geri geri çekildi, en saygılı davranışı olduğunu düşündüğüm bir biçimde sağ ayağını hafif ileri alıp, iki elini de kırmızı kuşağının üzerinde birleştirdi. Söylediklerinin tek kelimesini anlamasamda hiç bir gence hiç bir eğitim bu okuma yazma bilmeyen köylüdeki doğal saygıyı ve davranışlarına yansımasını öğretemezdi.Adam ve arkasında yerde oturan zayıf adamın görünüşleri arasındaki bu tezat çok büyüktü.Genç olanı sefaletin resmi gibi duran , lime lime kıyafetliydi. Ağaya selamını iletmeye geldiğinde selamı alırken , sıskalıktan ve kambur durmaktan yorgun bir biçimde selamı alırken Ağanın gururu belli oluyordu. Yaşlılığa olan bu saygı dokunaklıydı ve bir yabancıyı etkilemek ve Türklerin davranış ve duygularını sergilemek için iyi hesaplanmış bir hareketti.Ayrıca işlerin yürümesindeki kolaylık ve birbirlerine olan saygıları beni etkiledi; ama itiraf etmeliyim ki onları tanıdıkça, devletteki çürümeyi gördükçe onlara karşı daha şüpheci ve daha seyrek güzel şeyler düşünmeye başladım.

Atlar sonunda geldi ve öğleden sonra 2 gibi 8 saatlik uzaklıkta bulunan Tavşanlıya doğru yola koyulduk.